Ölüm ve ötesi, asıl hayattır, şu an içinde bulunduğumuz hayat, rüya hükmündedir. Nitekim büyükler şöyle buyurmuşlar: “Dünya ile ahiret arasındaki hayat uykudan ibarettir. Ahirette ise o uykudan uyanacağız. “ Ölümü sürekli tefekkür etmeliyiz.
Bir hadisi şerifte efendimiz as şöyle buyuruyor: “Dünyevi lezzetleri gözden düşüren ölümü çokça anın!” Yani, ölümü sık sık hatırlamak suretiyle dünyevi lezzetlere karşı olan arzularınızı kırınız. Böylelikle o zevklere karşı bağlılığınız kesilmiş olur ve hakkıyla Allah teala’ya ibadete yönelebilirsiniz. Cenabı hak enbiya süresinin 34. ve 35. ayetlerinde şöyle buyuruyor: “ Birde Biz senden önce hiçbir kimseye ölümsüzlük vermedik. Eğer sen ölürsen onlar baki mi kalacaklar? Her canlı ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilik ile deneyeceğiz; hepinizde sonunda bize döneceksiniz.”
Kaldı ki bu ümmet en kısa ömre sahiptir ahirete hazırlanmalıyız. Ömür kısa borçlar çok elbet bu borç için sorguya çekileceğiz. Resülullah s.a.v. bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor:
“Eğer hayvanlar ölüm hakkında insanların bildiklerini bilselerdi, sizler hiçbir zaman iyi beslenmiş bir hayvan eti yiyemezdiniz!”
Selman i Farisi hazretleri şöyle buyurmuş:
“Üç kişi beni çok şaşırtır hatta gülerim: birincisi bitmez tükenmez ümitlerle dünyaya sarılan kimse. Oysa onun peşinde ölüm koşuyor. Bir gün kendisini yakalar. İkincisi hiç umursamadan günlerini gafil olarak geçiren kişi halbuki onu her an gören Allah teala vardır. Üçüncüsü kahkahalarla gülen insan. Bir insan nasıl olur, Allah bana dargın mı yoksa razımı diye hiç düşünmeden kahkaha atabilir.”
Hazreti Ayşe r.a. validemiz şöyle buyuruyor: “- Ey Allahın resulü! Acaba şehitlerle birlikte haşr edilecek kimse var mıdır? - Evet! Kim günde yirmi defa ölümü hatırlarsa, şehitlerle birlikte haşr edilecektir.”
Bu üstünlüklere sahip olmasının sebebi, ölümü hatırlamanın,aldanma yurdu olan dünyadan insanı soğutması ve ahiret için hazırlık yapmaya sevk etmesidir. Ölümü unutmak da, insanı dünya zevklerine dalmaya iter. Yine hazreti peygamber s.a.v. buyurur ki:
“Ölüm, mümin için hediyedir.”
Efendimiz böyle buyurmasının hikmeti şöyle, bu dünya mümin için bir zindandır ölüm onun için bir kurtuluştur. Nefsi ile muharebe etmek mümine verdiği yorgunluk , ıstırap nedeniyle ölüm onun ebedi istirahatıdır. Bir hadisi şerifte efendimiz as şöyle buyuruyor: “ Ölümü bolca yad ediniz. Çünkü o, günahları temizler ve dünyadan soğutur” Hasan-i basr-i hazretleri şöyle buyuruyor: “ Ölüm, dünyanın değerini düşürdü ve aklı başında olanlarda sevinç bırakmadı!”
Hikmet sahiplerinden biri kardeşine şöyle yazar: “Ey kardeşim! Ölümü temenni edip de bulamayacağın ahiret yurduna göçmeden önce ölümden kork ve gerekli hazırlığını yap!” Hazreti İsa as nı yanında ölüm anıldığı zaman cildinden kan damlardı. Yine rivayet edildiğine İbrahim as vefat edince cenabı hak c.c. kendisine sorar: “- Ey Halilim! Ölümü nasıl buldun? - Yaş yüne batırıp sonra geri çekilmiş kebap şişi gibi! - Üstelik biz ölümün acısını senin için hafiflettik!
Ve yine rivayet edildiğine göre Musa as ruhunu Allah teala ya c.c. teslim ettiği zaman Rabbi kendisine sorar: “ - Ey Musa ! ölümü nasıl buldun? - Kızartılmak üzere diri diri tavaya konmuş, ne ölüp rahata kavuşabilen ne de uçup kurtulabilen bir kuş gibi hissettim!
Ölüm anı çok zor bir andır ve büyük bir imtihan anıdır. Ve çok ıstırap vericidir. Efendimiz as bile acı çekmiştir.
Evet kardeşler ölüme hazırlanmalıyız azıksız yola çıkan bir kimse tehlikeye uğrar.
Hasan i basr i rh.a in rivayetine göre, Rasülullah s.a.v. ölümü, onun verdiği elem ve dehşeti şöyle tarif etmiştir:
“ Ölümün verdiği acı üç yüz kılıç darbesi kadardır!” Peygamber, sahabe ve velileri ağlatan ölüm ötesi hayatı ihmal etmek, inkardan değilse, gaflet ve cehalettir. Gaflet kula verilen en büyük musibettir. Ölümü unutmak dünyaya dalmaktır. Ölümü ve ötesini tefekkür, kalbin uyanması ve ıslahı için büyük etkiye sahiptir. Her mümin günde ölümü sık sık hatırlaması , bunu ciddi bir vazife olarak kabul etmesi ve üzerine durması, konu etmesi, çevresine hatırlatması gerekir. Ölümü tefekkür, kalbin boş heves ve iddialardan temizlenmesi için etkili bir yoldur. Hazreti Ali r.a ye sormuşlar: “ - Neden evini mezarlığa karşı yaptın. - Evet ben kabirleri komşu edindim sebebi de iki şeydir. Birincisi dedikodudan koruyorlar. İkincisi bana ölümü hatırlatıyorlar.”
Evet ölümü hatırlamak istiyorsak bolca kabirleri ziyaret etmeliyiz. Selman i Farisi r.a vefatına yakın medain şehrinde ikamet ediyordu daha önceden hanımına verdiği misk kutusunu getirmesini istedi: “ O miskleri su ile karıştır etrafıma dök çünkü az sonra misafirlerim gelecek dedi.”
Anlatıldığına göre efendimizin sav kızı olan Fatma annemiz vefat ettikten sonra mübarek naşını dört kişi kaldırdı: Zevci olan Hz. Ali iki çocuğu olan Hazreti Hasan Hz. Hüseyin ve Eba Zer hazretleridir. Ne zaman ki kabrin yanına geldiler Eba Zer r.a kabre şöyle seslendi. “Ey kabir! getirdiğimiz Rasülun kızı Alinin zevcesi hasan ve hüseyinin annesi Fatma dır. Az sonra kabirden şöyle bir ses işittiler: ben soy, şeref yeri değilim. Ancak güzel ameller yeriyim. Benden kurtulacak kimse hayrı çok, kalbi temiz, ameli halis olan kimsedir.”
Ölüm, hayatın sonu gibi görünür. Ve insanı derinden derine düşündürür. Ancak çevremizde olup bitenlere her zamankinden biraz daha farklı bir gözle bakarsak, bu fikrimizde yanıldığımızı anlarız. Çünkü her mevsim yaşanan hadiseler gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ve bu hayata uyabilmek için geçirilmesi gereken bir tasfiye hareketidir. Bir saflaşma, temizlenme ve ağırlıktan kurtulma faâliyetidir. Görüyoruz ki, sonbaharda suyu çekilen, kuruyan ve kendisinde hayattan eser bile kalmayan kökler, dallar ve tohumlar, ilkbaharın her taraftan hayat fışkıran bayramına bir hazırlık içindedir. Zamanı gelince onlardan yepyeni bir hayat fışkıracaktır. İnsan da, zamanı gelince o tohumlar gibi toprağa düşecektir. Her ne kadar toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir...
Doğumla bu âleme kavuştuğumuz gibi, ölümle de bir başka âleme kavuşacağız. Tohum, toprağa düşmesine rağmen, nasıl bir başka hayata kavuşur ve gökyüzüne dal-budak salarsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz ruhuyla ebedi bir âlemde hayat bulacaktır... Ölüm, hâl değiştirmektir. Yumurta ölür civciv olur, çekirdek çürür ağaç meydana gelir. İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki dönemi gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği bildirilse bile, böcek buna inanmakta zorluk çekecektir. İnsan da, ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar aciz kalır. Maddeyi kuru kalıpları içinde görerek ondan başka bir varlık kabul etmemek, büyük aptallıktır. Her şeyin maddeden ibaret olduğu farz edilse o zaman dünyanın hiçbir değeri kalmaz. Arkasından koşup yakalamaya çalıştığımız mutluluklar, ümitler, heyecanlar, koşturmalar, yorgunluklar bir gün ölümle noktalanırsa neye yarar?.. Dünya hayatını rüyaya benzetmişlerdir. İnsan rüya görürken onun rüya olduğunu bilemez, hakikat zanneder. Uyandıktan sonra, gördüklerinin rüya olduğunu anlar. Biz de ölünce, yaşamakta olduğumuz bu hayatın gerçek hayat olmadığını, rüya gördüğümüzü anlarız. Fecir suresi 24. ayet-i kerimede bunu görebiliyoruz. Kıyametin dehşetini görenler diyecekler ki: “Keşke ben hayatım için hazırlık yapsaydım.” Müfessirler, bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken dikkâtimizi şu noktaya çekiyorlar. “Buradaki hayatım” demiyor. Yani, dünya hayatını hayat bile saymıyor. Onun için de “hayatım” diyerek, gerçek hayatın ahiret hayatı olduğu anlatılmak isteniyor... Dünya hayatı, ahiret hayatını kazandırabilmişse çok güzeldir. Fani, geçici, kısa ve hayal olan bir hayatla ebedi saâdeti elde edebilmiştir... Dünya hayatı ile yalnız dünyasını düşünmüş, ahiretini unutmuş, Rabbini tanımamış, haramlardan sakınmamış ise, hem dünyasını, hem de ahiretini mahvetmiş olur...
Dünyada kavuştuğu zehirli bal gibi olan lezzetlerin hiçbir kıymeti yoktur. Sonu ateş olan lezzette hayır yoktur. Sekerat-ı mevt hâlinde günâhlar çok çirkin bir hâl alacaklar ve insanlar yaptıklarından nefret edeceklerdir. Nasıl ki, yediğimiz o nefis yiyecekler, güzel kokan meyveler bir-iki saat midemizde kaldıktan sonra mide bulantısı ile çıkarılınca çok çirkin bir hâl alır. Güzel kokular, nefret ettirecek kokulara, güzel manzara, bakmak bile istemediğimiz şekle dönmüştür. Zevkle yaptığımız günâhlardan da o kadar nefret edecek ve pişman olacağız. Fakat iş işten geçmiş olacaktır. Akıllı insan çalışır, helâlinden kazanır. Dünyasını mamur eder, kabrini aydınlatır. Ahiretini ebedî saâdete çevirir.
Saadetlerin başı, İmam-ı Rabbani veya Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri gibi bir büyüğü veya bunların kitaplarını tanımaktır. Allahü teâlânın sevdiği kullarını sevince, onlardan feyz alınır, istifade edilir. Onlardan feyz alındığının alameti, dünyayı sevmemektir.
Feyz, kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yaptıran nurdur, bir kuvvettir. Allah adamlarının kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi, her yere yayılmaktadır. İslamiyet’e uyan ve bu zatları seven Müslümanların kalblerine akar. Onların, bu feyzleri aldıklarından haberleri olmayabilir; fakat kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi kemale gelirler. Eshab-ı kiram, Resulullah efendimizin sohbetinde böyle kemale geldiler. Müslümanın feyz almasına mani olan en zararlı şey, bid’at sahibi olmasıdır.
Bütün feyzlerin kaynağı, Peygamber efendimizdir. Feyz, bütün dünyaya bu kaynaktan yayılır. Bundan faydalanabilmek için de bazı şartlar vardır. Bu şartlara haiz olmayan, bundan faydalanamaz. Bu şartlar:
1- Müslüman olmak: Müslüman olmayan ne kadar iyiliksever, ne kadar iyi huylu olursa olsun, bundan istifade edemez. Ahirette de Cehennemden kurtulması, Cennete gitmesi mümkün değildir. 2- Bid’at sahibi olmamak: Bid’at sahibi olan kimse, Resulullah efendimizin sünnetinden, yolundan ayrıldığı için, Ondan gelen feyzlerden istifade edemez. 3- Dinin emir ve yasaklarına uymak: Dinin yasaklarına uymayan, emirlerini yerine getirmeyen, özellikle de namaz kılmayan, bu feyzden istifade edemez. 4- Edeb sahibi olmak: Edeb, haddini bilmek demektir. Allahü teâlâya, Resulullaha, Allah dostlarına ve din kardeşlerine karşı edepli olmayan, feyzden istifade edemez. 5- Allah dostlarının yanında bulunmak: Tam istifade için sohbet şarttır. Bu mümkün olmazsa, bunların kitaplarını okumaktır. Okumak, sohbetin yarısıdır. Mesela, yarım saat sohbetinde bulunup feyzinden istifade edebilmek için, o zatın bir saat kitabını okumak gerekir.
Suyun kaynağı ve geçtiği yol, temiz olmalıdır. Bu ikisi varsa, kaynaktan istifade edilir. Böyle kaynaktan beslenen, hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırır. En zor iş, hakkı bâtıldan ayırmaktır. Peygamber efendimizin de, biz ümmetine öğretmek için, bu hususta duası var: (Yâ Rabbi, doğruyu bize doğru olarak göster, ona uymayı nasip et ve yanlışların yanlış olduklarını göster, onlardan sakınmamızı nasip et) buyuruyor. Biz de böyle dua etmeliyiz!
Kendini bilmeyen, kendi dışındaki dünyayı anlamlandıramıyor. Asıl önemlisi, kendini bilmeyen insan Rabbi'ni hakkıyla bilme şansından mahrum kalıyor. Peki neden? İnsan kendi dışındaki varlık alemini bilmek için neden kendini bilmek zorunda?
“Ben” bilgisi, teknik bir felsefe tartışması değil. İnsanın kendini bilmesi, varoluşunu anlamlı kılan eylemlerin başında geliyor.
İnsan, bu dünyaya ‘öteki'yle, yani kendi dışındaki insan ve varlıklarla yaşamak için gönderilmiş bir varlık. İnsan sıfatının kemale ermesi, ancak kollektif /ortaklaşa bir yaşam ile mümkün. Örneğin konuşmak, ancak sizi dinleyen birinin olduğu bir ortamda anlamlı bir eylemdir. Aynı şekilde, insan tek başına kültür ve medeniyet üretemez. Bütün bunlar bireyin dışında başka insanların ve kollektif yapıların bulunmasını zorunlu kılar.
İnsanın bu çevreyle ve kelimenin en geniş manasıyla ‘öteki' ile ilişkiye geçebilmesi için kendisinin kim olduğunu bilmesi gerekir. Yani kişi, neleri yapıp neleri yapamayacağı konusunda bir fikre sahip olmalıdır. Burada kendini bilmek, doğru ilişkiler içinde bulunmak olarak anlaşılabilir. Bizdeki tabiriyle insan ayağını yorganına göre uzattığında, kendi haddini de bilmiş olur. Buna göre kendini bilmek, sadece zihinsel değil, aynı zamanda ahlâkî bir tavırdır.
Fakat kendini bilmenin tek anlamı bu değildir. Daha felsefî ve manevi bir düzlemde insan kendini bilerek yaradılışın manası üzerinde düşünmeye başlar. Burada kendini tanımak, varlıkla ilgili en temel soruları sormak anlamına gelir. Nereden geldik ve nereye gidiyoruz? Bütün bu varlıkların anlamı ne? Her şeyin bir gayesi var mı? Bu varlık alemi içinde benim yerim ne? Benim yaradılış amacım ne? Beni ben kılan aslî vasıflar nelerdir?
Kendini bilen, Rabbi'ni bilir
Bu soruları sorduğumuz anda, artık kendi bireysel dünyamızın dışına çıkmışız demektir. Modern bireycilik felsefelerinin tersine, bu soruları soran kişi kendi dünyasına hapsolmuş atomize bir varlık haline gelmez. İnsanın kendi iç dünyasına yönelmesi onu dış dünyadan uzaklaştırmaz, bilakis diğer varlıklara yakınlaştırır. Çünkü kendini doğru tanıyan kişi, bütün varlıkların anlamı ve amacı konusunda derinlikli bir bakış açısına sahip olur. Böyle bakınca, kendimiz de dahil, her şeyin ortak bir gaye uğrunda ve tek bir yaratıcı tarafından yaratıldığını görür.
Bizim geleneğimizde nakledilen bir söze göre -ki kimileri bunu hadis olarak da nakletmiştir- “kendini bilen, Rabbi'ni bilir”. Buna göre kendimizi bildiğimizde, Rabbimiz'i de bilme imkanına kavuşuruz. Mefhum-u muhalifiyle, yani tersinden düşünecek olursak, kendini bilmeyen kişi Rabbi'ni bilemez.
Kur'an-ı Kerim “Allah'ı unuttuğu için Allah'ın da onlara nefslerini /kendilerini unutturduğu” insanlardan bahseder. Yani Rabbimiz'i bilmek, kendimizi bilmenin adeta bir ön şartıdır. Çünkü ben bilgisi, doğru tanımlandığında bizi benlik duygusuna, tekebbüre değil, asıl geldiğimiz kaynağa götürür. Bu kaynak ilk ve son tahlilde Cenab-ı Hak olduğu için, kendimizi bilmek, Rabbimiz'i bilmek yolunda atılmış önemli bir adımdır.
Fakat insanın Rabbi'ni bulabileceği en önemli yer ne kitaplardır ne de fizik teorileri. Bu biricik bilginin edinileceği asıl yer insanın kalbidir. Hz. Peygamber Efendimiz'in “Rabbim alemlere sığmadı ama mümin kulunun kalbine sığdı” sözünü hatırlayın. Buna göre kalbi Allah'la dolu olan kişi, kendi iç dünyasına yöneldiğinde Rabbi'ne yönelmiş, O'na yaklaşmış olur.
Kendini bilmek suretiyle Rabbi'ni bilen kişi, aynı zamanda haddini de bilmiş olur. Çünkü kendisinin alem içindeki yerini ve Rabbi'yle olan ilişkisini kavrayan kişi, kibir gösteremez. Onun için tevazu sahibi olmak, salt ahlâkî bir sıfat değildir artık. Tevazu, burada varoluşsal bir anlam kazanır. Zaten ahlâkî bir erdem olarak tevazu, bizim varlık mertebeleri içinde sahip olduğumuz yerle irtibatlı ve paralel bir durumun ifadesidir.
Kendini böyle tanıyan insan, “alemi ben yarattım” edasıyla ve kibirli bir şekilde yaşayamaz. Modern hümanizmin insanı ilâhlaştıran tavrının burada yeri yoktur. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” demek, artık felsefi anlamda mümkün değildir. Varoluşsal tevazu hali içinde olan kişi, kendini alemin üstünde değil, onun bir parçası olarak görür. Bu yüzden ünlü varoluşçu filozof Sartre'in “öteki cehennemdir” fikrine kendi dünyasında bir karşılık bulamaz.
Böyle bir atıf çerçevesini esas aldığımızda, kendimizi bilmek, bizi narsizme ve bireyciliğe götürmez. Tam tersine insan kendini daha büyük bir varlık diliminin parçası olarak gördüğü zaman yalnız olmadığını bilir. Bu ise “ alemde sadece ben varım” fikrine dayalı narsizme karşı en büyük meydan okumadır.
Bu yüzden kendini bilmek, içine kapanmak değil, varlığın anlamı üzerinde esaslı bir tefekkür ameliyesine girişmektir. Bu tefekkür bize sadece “ne yapabilirim?” sorusunun cevabını vermez. Bize aynı zamanda “ne yapmalıyım?” sorusuna doğru cevaplar bulma imkanı tanır. Bizim zaman ve mekânla olan irtibatımız, hep “ben kimim ve ne yapmalıyım?” sorularına verdiğimiz cevaplarla şekillenir.
Öğrenmenin amacı ne?
İnsanın bütün bilme eyleminin arkasında yatan da bu sorulara doğru ve anlamı bir cevap bulma çabası değil midir? En önemli soruyu doğru cevaplayamamış bir kişinin, on, hatta yüz tane ikincil soruyu doğru cevaplamış olmasının bir anlamı var mıdır? Bu yüzden Yunus Emre ilim tahsil etmenin amacını, kendini bilmek olarak tanımlıyor.
İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır?
Hz. Mevlâna'nın anlattığı bir hikayeye göre, bir gün bir sultan bir elçisini uzak bir şehre gönderir. Bir emaneti o şehrin valisine ulaştırmasını ister. Elçi yola çıkar. Meşakkatli bir yolculuktan sonra şehre varır. Şehre geldiğinde valiye emaneti ulaştırmak yerine başka işlerle meşgul olur. İlim meclislerine katılır. Şairleri dinler. Pazara gider, alışveriş yapar. İnsanlarla hasbihal eder. Bu gibi işlerle uğraşırken emaneti valiye ulaştırmayı unutur ve ülkesine geri döner. Sultanın huzuruna çıktığında o şehirde yaptıklarını ve bu gezinin kendisi için ne kadar faydalı olduğunu, ufkunun genişlediğini anlatır. Sultan emanetin yerine ulaşıp ulaşmadığını sorduğunda, elçi o konuyu tamamen unuttuğunu hatırlar. Ve çok mahcup olur, özür diler. Sultanın ona verdiği cevap ise kayda değerdir: “Ben seni o şehre tek bir iş için gönderdim. Sen ise onun dışında on iş yaptın ama asıl maksadına ulaşamadın geri geldin. Var bunun hesabını sen yap.”
İnsanın ilim ve amelleriyle kendini bilmesi arasındaki ilişki, bu hikayedeki elçinin aslî göreviyle yaptığı tali şeyler arasındaki ilişkiye benziyor. Eğer insan “ben kimim?” sorusuna sahih bir cevap verememişse, başka sorulara doğru cevap vermiş olması onun kurtuluş ve huzuru için yeterli olmuyor.
Enformatik cehaletin her tarafımızı kuşattığı günümüzde, bilgi devrimi masalını bir kenara bırakıp, kendi benimiz, nefsimiz, varlığımız üzerinde düşünelim. Kendimizi bilmeden “öteki”ni bilemeyeceğimizi yeniden hatırlayalım.
“Su gibi aziz ol”, yani hem su gibi mütevazi , haddini bilen, hem de su gibi kıymetli.
Gönüllerine bereket, ne güzel bir dua…
Su hayattır, su azizdir.
Su hem hayat, hem de değer katar. Hem kendisi çok kıymetlidir, hem de bulunduğu yeri kıymetlendirir.
Nerede su varsa orada hayat vardır, orada izzet vardır. Suyun bulunmadığı bir hayat düşünebilir misiniz?
Su üzerine söylenecek çok şey var. İlk akla geleni, atalarımızdan yadigâr bir dua; kısa ve öz: Su ikram edildiğinde içilir, Allah'a hamd edilir ve arkasından suyu verene “su gibi aziz olasın” diye dua edilir.
“Su gibi aziz olmak” ne güzel söz...
Su alabildiğine mütevazi ve alabildiğine kıymetlidir. Su gökten indirilmiş olmasına rağmen bulunduğu yerin en aşağı kısmında durur, oraya akar. Mütevazilik yaradılışındadır. O mütevazi oldukça değeri artar. Aşağıya akar, akar da toprağa karışır, her şeye can katar.
Tevazuyu belki su kadar başka bir varlık anlatamaz. Onun mütevaziliğinin eşsizliği kadar kıymeti de eşsizdir. Demiştik ya, onsuz hayat olmaz. Kainatın sahibi, “Her şeyi sudan canlı kıldık” (Enbiya, 30) buyurarak, mütevaziliğine karşılık suya verdiği değeri ilan eder.
“Su gibi aziz ol”, yani hem su gibi mütevazi , haddini bilen, hem de su gibi kıymetli.
Gönüllerine bereket, ne güzel bir dua…
Temiz ve temizleyen
Suyun kıymetinin önemli sebeplerinden birisi de hem temiz, hem de temizleyici olmasıdır. Suyun bulunmadığı yerde temizlik olabilir mi?
Yüce Mevlâ suyun tertemiz olduğunu şu ayette beyan buyuruyor: “Biz, ölü olan toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanların ve nice insanların susuzluğunu gidermek için gökten tertemiz su indirdik” (Furkan, 48, 49)
Yüce Mevlâ, suyu tertemiz olarak belirli bir miktarla ( Mü'minûn , 18) gökten indirdi ve onu yeryüzünde kaynaklara yerleştirdi ( Zümer , 21). Tertemiz olan suyun aynı zamanda temizleyici olduğunu bize bildirdi.
Bedir savaşı esnasıydı. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in ordusu susuz kalmıştı. Yorgunluk ve kalplerde gevşeklik baş göstermi şti. Herkesi hafif bir uyku sardı. Ansızın yağan yağmurla kendilerine geldiler. Yüce Mevlâ olayı şöyle anlattı:
“O zaman (Allah, kendi) katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize bir su indiriyordu.” ( Enfâl , 11)
Bedenim suyla temiz, kalbim senin yâdınla
Allah'ın gökten indirdiği su, hem maddi pislikleri temizleme özelliğine sahip hem de şeytanın pisliğini yani manevi pislikleri ve kirleri. Yani hem maddi pisliklerin bulaştığı bedeni ve çevreyi temizleyebiliyor hem de manevi kirlerin bulaştığı kalbi ve ruhu.
Herkes bilir ki kalp ve ruh manevi varlıklardır; su onların üzerine akıp temizlemez. Ama kulun suyu kullanma niyetine göre manevi kirlerin temizlenmesine sebep olur. Yani su kullanıldığında manevi temizliği Yüce Mevlâ ihsan eder. Nitekim abdest ve gusülle, manevi kirlilik demek olan abdestsizlik ve gusulsüzlük temizlenmiş olur. Aynı şekilde tevbe edenin abdest ve gusül alması, günah kirlerinin temizlenmesine sebep olur.
Su aktığı yere nüfuz eder; çözeltici özelliği ile var olan pislikleri çözer, içine alır ve akar gider. Gittiği yerde kaybolmaz; buharlaşarak tertemiz bir şekilde geldiği yere, yani semaya döner. Yüce Mevlâ'nın kendine verdiği görevi Kâbe etrafında tavaf ederek dönen bir mümin gibi döne döne yerine getirir. Tertemiz bir şekilde tekrar yere iner, can olur, yeryüzünü temizler, insanı arındırır ve deveranına devam eder gider.
İlmihalimin ilk konusu
Allah'ın gökten indirdiği yağmur, dolu ve kar suları ile bu suların yerleştirildiği yeraltı kaynakları, pınarlar, nehirler, göller ve denizler -kirletilmedikleri sürece- temizdir ve temizleyicidir. Su dediğimizde kasdettiğimiz su, işte bu temiz sudur. Yeryüzünde tabii özelliği ile bulunan su…
İnsan hayatı için vazgeçilmez öneminden dolayı su konusu fıkıhta geniş bir şekilde ele alınmıştır.
Fıkıh kitapları, ana rahminden başlayıp, insanın ölümüne kadar hayatın tüm yönleriyle ilgili hükümleri mesele mesele ele alıp inceler. İstisnasız bütün fıkıh kitaplarının ilk konusu temizlik konusudur. Temizlik konusunun esası da sudur.
İnanan her insan suyu çok iyi tanımalı, nehrin kenarında bile olsa israf etmeden kullanmalı ve onu kirletebilecek her şeyden korumalıdır. Bunları yapmak ibadet; yapmamak ise diğer insanların ve varlıkların hakkına tecavüz olduğu için büyük bir vebaldir.
İnsan düşününce anlıyor, “su gibi aziz olasın” olağanüstü güzellikte bir teşekkür ve dua: Su gibi tertemiz olasın. Maddi ve manevi kirlerden uzak olasın. Ve... Su gibi başkalarını temizleyesin, bulunduğun yerlerde zulmü, kötülükleri gideresin; insanların kederlerini ve sıkıntılarını yıkayasın... Su gibi…
O kötülükler, o sıkıntılar sana zarar vermesin, sana bulaşmasın. Su gibi… Sen yine Allah'ın yaratmış olduğu en güzel hal üzere, O'nun halifesi olarak hizmetine devam edesin. Su gibi…